Karayolu

YENİ KARAYOLU TEŞKİLAT KANUNUYENİ KARAYOLU TEŞKİLAT KANUNU

Getirilen yeni düzenlemelerle, KGM, Ulaştırma Bakanlığı'nın daha fazla kontrolü altına girmiş durumda. Bu nedenle, KGM, her aşamada Bakan'dan izin alarak iş yapmak durumunda kalabilir. Önümüzdeki günlerde, bakanlarımızın yoğun programları nedeniyle, bürokratik çarkın daha ağır işlemesi ve bunun sonucu olarak karayolu yapım ve işletmelerinde aksamalar yaşanması söz konusu olabilecektir.

 6001 sayılı Karayolları Genel Müdürlüğü'nün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun 13 Temmuz 2010 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Kanunun sonuna eklenen bazı maddeler ile Orman Kanunu, Karayolları Trafik Kanunu, Ulaştırma Bakanlığı Teşkilat Kanunu gibi bazı kanunlarda da esaslı değişiklikler yapıldı.

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, 6001 sayılı Kanunun en isabetli hükmü, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 50'inci maddesinin birinci fıkrasının "Motorlu araçların cins ve kullanma amaçlarına göre sürülebileceği en çok ve en az hız sınırları, şehirlerarası çift yönlü karayollarında 90 km/s, bölünmüş yollarda 110 km/s, otoyollarda 120 km/s hızı geçmemek üzere yönetmelikte belirlenir" şeklinde kaleme alınan hüküm idi. Böylece hem karayolu altyapısının geliştirilmesi hem de teknolojinin sağladığı olanaklardan yararlanan yeni taşıt araçlarının kullanılmasıyla birlikte yetersiz düzeyde kalan hız sınırları, daha gerçekçi bir seviyeye getirilmiş oldu.

Kanuna genel olarak bakıldığında, eski kanunda "yapmak", "işletmek", "onarmak" şeklinde Karayolları Genel Müdürlüğü'ne (KGM) verilen yetkilerin muhafaza edilmesinin yanı sıra bunlara, "veya yaptırmak", veya işlettirmek", "veya onarımını yaptırmak" gibi ilavelerin yapıldığı anlaşılıyor. Bunun yanı sıra, "kiralamak", "şirketlere ortak olmak" gibi ibarelerin de kanun metnine dahil edildiği, böylece yol yapımının ve karayolu işletmelerinin özel sektör tarafından da inşasına ve işletilmesine olanak sağlandığı görülmektedir. KGM'ye tahsis edilen kamu arazilerinin gerektiğinde özelleştirilmesine ve ekonomiye kazandırılmasına ilişkin hükümlerin de ekonomik kalkınmaya katkı sağlayacağını ve bu yönüyle, kanunun genel olarak olumlu hükümler içerdiğini söylemek mümkün.

Bununla birlikte, "teşkilat kanunu" olması nedeniyle kamuoyunun dikkatini çekmeyen, ancak ileride sakıncalı durumların ortaya çıkmasına engel olmayacak hükümlerin de irdelenmesinde yarar görüyorum.

- Getirilen yeni düzenlemelerle, KGM, Ulaştırma Bakanlığı'nın daha fazla kontrolü altına girmiş durumda. Bu nedenle, KGM, her aşamada Bakan'dan izin alarak iş yapmak durumunda kalabilir. Önümüzdeki günlerde, bakanlarımızın yoğun programları nedeniyle, bürokratik çarkın daha ağır işlemesi ve bunun sonucu olarak karayolu yapım ve işletmelerinde aksamalar yaşanması söz konusu olabilecektir.

- 6001 sayılı Kanunun 7'inci maddesinde hizmet birimleri sıralanmakta, 8'inci maddesinde Teftiş Kurulu Başkanlığı'nın 9'uncu maddesinde ise Hukuk Müşavirliği'nin görev ve yetkileri tadat edilmektedir. "Ana Hizmet Birimi" olan 10 başkanlığın ise görev ve yetki tanımına ise kanunda yer verilmemektedir. Bir teşkilatta "Ana Hizmet Birimleri" bu kadar dışlanırken, birer "Danışma ve Denetim Birimi" olan Hukuk Müşavirliği'nin ve Teftiş Kurulu Başkanlığı'nın bu kadar ön plana çıkması, hizmet aksamaları yaratabileceği gibi, "bu teşkilatta denetim ana hizmetten önce gelir" yaklaşımının başat olmasına neden olabilir.

- Son yıllarda bir de "Strateji Geliştirme Dairesi Başkanlığı" diye bir ucube yarattılar ki, evlere şenlik! Bu gibi başkanlıklar 12 Eylül döneminde yaratılan "Komptolörlük Daire Başkanlığı" gibi "kızak görev"e alınmak istenilen personel için en uygun arpalıklardan birisi. Sorarım ben; "Teşkilatın en başındaki adam (Ğenel müdür veya müsteşar) o teşkilatın stratejisini geliştiremiyorsa hangi alt birim başkanı bunu gerçekleştirebilir?" Veya soruyu tersine çevirerek soralım: "Her alt birim kendi görevlerini yerine getirdiğine göre, teşkilatın en başındaki adamın "strateji geliştirme" dışında ne gibi asli görevi olabilir ki, bunun için ayrı bir başkanlık ihdas ediliyor?"

- Kanunun 10'uncu maddesinin 2'nci fıkrasında, "23/4/1981 tarihli ve 2451 sayılı Bakanlıklar ve Bağlı Kuruluşlarda Atama Usulüne İlişkin Kanun hükümlerinde belirtilenler dışında kalan personelin atamaları 'Genel Müdür' tarafından yapılır. Teftiş Kurulu Başkanı, daire başkanları ile iç denetçiler Genel Müdürün teklifi üzerine Bakan onayı ile atanır." hükmüne yer verilmiş. Bu hüküm, yürürlükten kaldırılan 5539 sayılı Teşkilat Kanun'unda yok. Öncelikle, "iç denetçi" atamasına yer verilmiş olmasına karşın, teşkilatın denetim birimleri içinde neden "İç Denetim Birim Başkanlığı"na yer verilmediğini anlamadığımı söylemeliyim. Daha önemli olan husus şu: Bir teşkilatın en başındaki yönetici kendi adına denetim yapabilecek denetçileri bile kendi iradesi ile değil bakan onayı ile atayabiliyorsa, o denetçiler bir süre sonra yöneticinin başına rahatlıkla çorap örebilir. Bu anlayışın başat olduğu teşkilatlarda, hizmet üretmek yerine denetim üretmek, senaryolar üzerine kurulu denetim raporları ile adam yemek, olaylara "iş yaparak denetime takılmaktansa iş yapmayarak günümü doldurayım" şeklinde yaklaşmak esas olacaktır.

- Kanunun 22'inci maddesinin 3'üncü fıkrasında "Karayolu güzergâh planlarına uygun olarak yapılan kamulaştırmalarda ilgili karayolu güzergâh planı yürürlükte olduğu sürece 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun 23'üncü maddesi hükmü uygulanmaz." deniliyor. Kamulaştırma Kanunu'nun 23'üncü maddesinde ise "Kamulaştırma bedelinin kesinleşmesi tarihinden itibaren beş yıl içinde, kamulaştırmayı yapan idarece veya 22'nci maddenin ikinci fıkrası uyarınca devir veya tahsis yapılan idarece; kamulaştırma ve devir amacına uygun hiç bir işlem veya tesisat yapılmaz veya kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilmeyerek taşınmaz mal olduğu gibi bırakılırsa, mal sahibi veya mirasçıları kamulaştırma bedelini aldıkları günden itibaren işleyecek kanuni faiziyle birlikte ödeyerek, taşınmaz malını geri alabilir." Hükmü yer alıyor. Yani yeni düzenleme, "karayolu yapacağım diye kamulaştırdığım arazini beş yıl süre ile inşaata başlamazsam bile geri isteyemezsin" diyor. İnsan ister istemez soruyor: "İnşaata beş yıl içinde başlayamayacaksan neden arazileri kamulaştırırsın?" Ya da şunu düşünüyor: "Karayolu Güzergah Planı neden 5 yılda bile başlanamayacak yatırımları içerir?"

- Ben kaleme alsaydım, kanunun 24'üncü maddesinin 2'nci fıkrasını "Her türlü su, kanalizasyon, doğalgaz ve petrol boru hatları ile elektrik ve haberleşme hatları ve benzeri tesisat kurulması için ilgililere kanunen tanınmış olan haklar, erişme kontrolü uygulanan karayolları sınırları içinde geçerli değildir" şeklinde değil, "Erişme kontrolü uygulanan karayolları sınırları içinde her türlü su, kanalizasyon, doğalgaz ve petrol boru hatları ile elektrik ve haberleşme hatları ve benzeri tesisat Genel Müdürlük teşkilatı tarafından yapılır" şeklinde yazardım. Mevcut hüküm, "bu hatlar hiçbir şekilde otobanların altına döşenemez veya altından geçemez" gibi bir anlam içeriyor.

- Kanunun 28'inci maddesinin 1'inci fıkrasında, "Genel Müdürlük; deprem, sel, çığ, su baskını ve benzeri tabii afetler nedeniyle hasar gören karayolu, köprü, tünel ve sanat yapılarının gecikmeksizin onarılması veya trafik güvenliğinin acilen sağlanarak trafiğe geçit verilebilmesi için, zorunlu durumlarda olayın vuku bulduğu mahalde veya yakınındaki kamu kurum ve kuruluşlarının tasarrufunda bulunan taş, kum ve ariyet ocağı gibi malzeme ocaklarından, izin almaksızın ve bedelsiz olarak malzeme kullanmaya yetkilidir" hükmüne yer verilmiş. Bu gibi afet durumlarında izin almaya gerçekten gerek yok. Ancak, malzemenin neden "bedelsiz" alındığını anlamak mümkün değil. Devlet bu malzemenin hiç olmazsa maliyet bedelini ödemekten aciz mi? "Maden zaten devletin, ben ihtiyaç duyduğumda alırım" anlayışı ne ölçüde adil? Ocak işletmesi tarafından harcanan paraların, yapılan hizmetin, kurulmuş olan ticari bağlantıların ve imzalanan sözleşmelerden kaynaklanan tazmin hükümlerinin hiçbir anlamı yok mu? Anayasamızın 48'inci maddesinde ifadesini bulan "çalışma ve sözleşme hürriyeti" nerede kaldı?

- Kanunun, otoyol geçiş ücretlerinin ödenmemesi halinde yapılacak işlemleri düzenleyen 30'uncu maddesinin 4'üncü fıkrasında, "Birinci fıkra uyarınca ödenmesi gereken idarî para cezaları ile geçiş ücretleri ödenmeden, kabahatin işlendiği araçların fennî muayeneleri ile satış ve devirleri yapılmaz" hükmü vaz'edilmiş. Benzer bir hüküm 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununda da var. Oysa, bu tür geçişlerde kabahat OGS sisteminde de olabilir. Araç, sahibi bu arızadan haberdar da olmayabilir. Bu nedenle, araç sürücüleri her zaman kendilerine gönderilen otoyol geçiş ücretlerine veya bunlara ilişkin para cezalarına itiraz edebilmelidir. Bir taraftan, Anayasanın 125'inci maddesinde, "İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır" hükmüne yer vereceksiniz, diğer taraftan yukarıda değinilen kanun hükmünü yürürlüğe koyacaksınız. Peki, vatandaşın sözü edilen idari işleme karşı yargı yoluna başvurma hakkına ne oldu? "Bu bedelleri ödemeden, aracın muayenesini veya devrini yapamazsın" demek "buna karşı yargı yoluna gidemezsin" demek değil mi? Bu bedelleri ödememek için aracın fenni muayenesini yapamayan taşıtlarda ortaya çıkabilecek teknik aksaklıklar, trafik güvenliğini daha fazla tehlikeye atmaz mı?

Umarım değindiğimiz bu hükümler KGM'de "ceberrut devlet" anlayışının yerleşmesi için zemin yaratmaz.

Kaynak: Cahit Soysal / Transport
Şenlikköy Mahallesi Saçı Sokak, No: 4 / F Florya 34153 Bakırköy İSTANBUL
+90 212 663 62 61
+90 212 663 62 72