Gündem

KÜRESEL KRİZ SONRASI DEĞİŞEN DÜNYA, TÜRKİYE VE LOJİSTİKKÜRESEL KRİZ SONRASI DEĞİŞEN DÜNYA, TÜRKİYE VE LOJİSTİK
Finansal istikrarsızlıklar son yirmi yılda dünya ekonomisinin en göze çarpan özelliklerinden birisi haline gelmiştir. Üstelik küresel ekonominin giderek daha fazla bütünleşmesiyle, ekonomik ve mali kriz riskleri daha sık gündeme gelmekte, krizler yayılma etkisiyle küresel boyut kazanmakta ve derinleşmektedir. Ayrıca, sık aralıklarla ortaya çıkan krizler bilhassa bizim gibi ekonomileri kırılgan dengelere sahip gelişmekte olan ülkeler üzerinde kalıcı etkiler bırakmaktadır. Mevcut durumda, gelişmiş ülkelerdeki büyümenin yavaşlamasına ilave olarak gelişmekte olan ülkelerin de mevcut yüksek büyüme hızlarının kısmen yavaşlamasının uzun dönemde küresel ekonominin ortalama büyüme hızını düşürmesi beklenmektedir. Büyüme hızlarının düşmesinin doğrudan doğruya talebe, üretime, ticarete ve dolayısıyla mal harekeleri üzerine olumsuz etkileri görülecektir ki bu da lojistik sektörünün önündeki en büyük tehditlerden birisidir.

Sektörde mevcut firmaların rekabet avantajı kazanmak ve bu avantajı sürdürebilmek için küresel ekonominin trendlerini yakından takip etmesi gerektiği giriş cümlelerinin içinde gizlidir. O halde küresel piyasalarda karşılaştığımız son kriz bağlamında bir inceleme yapmak içinde bulunduğumuz durumda stratejilerin belirlenmesi açısından faydalı olacaktır.

2007 yazında ABD’de başlayan ve 2008 Eylül ayında ABD’nın en büyük 4. Yatırım Bankası olan 158 yıllık Lehman Brothers’ın 600 milyar dolar borç ile iflasını açıklayarak batmasıyla etkisi bütün dünyaya yayılmaya başlayan kriz, 1929 Büyük Buhranından sonra, dünyanın yaşadığı en büyük kriz olarak tanımlanmaktadır. Krizin ilk etkileri görülmeye başladıktan sonra gerekli önlemlerin alınmaması nedeniyle olumsuz etkileri yayılarak tüm dünyayı etkisi altına alan ve artçı etkileri henüz sona ermeyen küresel kriz ortamı gelişmekte olan ekonomiler statüsünde değerlendirilen Türkiye ekonomisinin tüm aktörlerini baskı altında tutmaya devam etmektedir.

Yakın zamanda yaşanan diğer krizlerde olduğu gibi bu krizin de gözle görünür etkileri öncelikle finans piyasalarında ortaya çıkmış ancak asıl etkileri reel sektörde görülmüştür. İstihdam yaratma özelliği ile makro-ekonomik açıdan büyük öneme sahip olan reel sektörde yaşanan krizin sonuçları ise sadece ekonomik düzeyde kalmamakta, sosyal ve politik çevrede de derin izler bırakmakta ve bağlı tüm sektörleri de etkilemektedir.

Krizler ve etkilerinin ötesinde küresel ekonomide yaşanan en önemli gelişmelerden birisi de üretim ekseninin ve ağırlık merkezinin, gelişmiş Batı ülkelerinden gelişmekte olan Asya ülkelerine doğru kaymakta oluşudur. Bu eğilim 2008 krizinden sonra belirginlik kazanmıştır. Çin ve Hindistan başta olmak üzere yükselen ekonomilerin hızlı büyüme performansı, bu ülkelerin küresel ekonomideki payını artırırken, ABD ve Japonya başta olmak üzere gelişmiş ülkelerin payı genel olarak azalma eğilimindedir. Bu eğilimde gelişmekte olan ülkelerin nüfus ve doğal kaynak avantajlarını teknolojik üretime ve rekabet avantajına dönüştürme yönündeki politikaları ile yüksek oranlı yatırımları belirleyici unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Hızlı büyüyen ekonomilerin başlangıçta düşük maliyetli işgücüne dayalı ucuz ve düşük teknolojili mal ihracı, zamanla taklitçi veya yenilikçi yüksek teknolojili ürünlere doğru yayılmaktadır. Söz konusu yapısal dönüşümle, hızla gelişen bu ülkeler, giderek daha yüksek teknolojili sektörlerde rekabet avantajı elde etmeye başlamıştır.

Bu noktada genel anlamda kriz sonrası olarak kabul edilen 2012 ve 2013 yılı verilerimize bir göz atmak yararlı olacaktır. Dünya Bankası verilerine göre 2012 yılında %2,2 büyüyen Türkiye 2013 yılında Ekonomi Bakanlığının verilerine göre %4 büyüme kaydetmiştir. IMF verilerine göre Dünya Mal ve Ticaret hacminin %2,7 büyüdüğü bir yılın hasılası açısından önemli bir başarı gibi görünse de tek başına Çin Halk Cumhuriyetinin %7,7 büyüdüğünü göz önüne aldığımızda sevinmek için henüz erken olduğunu görmekteyiz.

Ekonomi Bakanlığımızın verilerine göre Türkiye’nin dış ticaret hacmi 2013 yılında 400 milyar doları aşarken dış ticaret dengesinin yaklaşık 100 milyar dolar açık verdiği görülmektedir. Ayrıca ihracatın ithalatın karşılama oranı da %60 seviyesinde kalmaktadır.

Peki, bu veriler ne anlam ifade etmektedir? Bu verileri, krizin etkilerinin sürmesiyle birlikte tünelin ucunda ışığın göründüğünün ve belli bir çıkış ivmesi yakaladığımızın emareleri olarak görebilir miyiz? Peki krizden nasıl çıkabiliriz ya da çıkışı nasıl hızlandırabiliriz? Bu noktada lojistik sektörünün fonksiyonu nedir? Sorularına dilimiz döndüğünce cevap vermeye çalışalım.

Kriz dönemlerinde yöneticilerinin sıklıkla diğer tedbirleri bir tarafa bırakarak işgücüne yönelik tasarruf tedbirlerine yöneldikleri görülmektedir. Oysa çoğu organizasyonun işçilik maliyetlerini kısıp çalışanların verimliliğini artırmak için iş gücü sayısında azaltmalara başvurmasına rağmen, önceki kriz dönemlerinde yapılan araştırmalar göstermektedir ki firma idarecileri sık sık bu küçülmenin maliyetinin daha az olacağını tahmin etmekte ve istenen mali sonuçlara ulaşamamaktadır.

Amerikan Yönetim Kurumu’nun (American Management Association-AMA) yaptığı bir küçülme araştırmasının sonuçlarına göre küçülen şirketlerin yarıdan fazlası kar paylarının artmadığını bildirilmiştir. Bununla birlikte, maliyetleri düşürme ve örgütsel yeniden yapılanma aracı olarak küçülme stratejisinin tıpkı bu günlerde olduğu gibi önümüzdeki dönemlerde de geniş çapta kullanılmaya devam etmesi beklenilmektedir. Oysa gerek krizlere düşmemek gerekse krizden çıkışta doğru yönü bulabilmek için dünyaca başvurulan “Krizden Çıkış” kitabının yazarı Dr. W.E. Deming’in tavsiyeleri arasında küçülmek yerine; iş başında eğitimi kurumsallaştırın, herkes için eğitimi ve kendini geliştirmeyi destekleyin, liderliği kurumsallaştırın gibi mevcut insan kaynaklarının güçlendirilmesi ve kurum stratejilerini destekleyecek şekilde etkin bir şekilde yönetilmesine dair öneriler yer almaktadır.

Diğer taraftan her hangi bir kriz yokken, krizlere dayanıklı mükemmel bir organizasyon kurulması, krize karşı koruyucu ve krizin ilk etkilerini geciktirici bir etki yaratmaktadır. Bu kapsamda erken uyarı sistemi oluşturulması, acı gerçeklerle yüzleşilmesi, gerçeklerin söylenebildiği bir kültürel ortam yaratılması, ayırt edici temel yetenekler geliştirilmesi, sürekli iyileştirme mekanizmalarının kurulması, uygun oranlarda teknolojiden istifade edilmesi, entelektüel sermaye ve yetenekler üzerine sürekli eğitim faaliyetleriyle yatırım yapılarak olumlu yönde radikal değişimlere fırsat yaratılması mükemmel organizasyonlar yaratmak için önemli basamaklar olarak ele alınmalıdır.

Aslında stratejik yönetim derslerinin en temel konularından birisi olan GZFT (SWOT) analizi de genellikle pratik uygulamalarda ihmal edilebilmektedir. Oysa kriz yönetimi kapsamında süratli çevresel değişimlerin doğru olarak algılanabilmesi ve uygun stratejiler geliştirilebilmesi için analizlerin devamlı olarak yapılarak çevresel değişime ayak uydurulması gereklidir. Bu çerçevede sürekli olarak yakın ve genel çevrenin analizlerinin yapılması buna mukabil kuvvetli ve zayıf yönlerimizle uyumlu stratejiler geliştirerek çevresel değişimin hızına esnek bir şekilde uyum sağlamalıdır.

1980’lerden bu yana sürdürülen dışa açık ve ihracata dayalı büyüme modeli hedef pazarlarımızda krizin etkileriyle yaşanan talep daralması nedeniyle yara alacak gibi görünmektedir. Buna ilave olarak ihracatı desteklemek maksadıyla uygulanan politikalar nedeniyle ara mal üretiminde yaşanan zafiyet ve bu konudaki dışa bağımlılığımız kur oranlarındaki artışlar nedeniyle işletmelerimizi doğrudan tehdit etmekle kalmayıp cari açığımızı artırıcı bir etki göstermektedir. Aslında kısa vade dikkate alındığında kur oranlarındaki artışın daralan iç piyasa nedeniyle sıkıntı yaşayan üreticinin kısa vadede nefes almasına yardımcı olduğu bilinmektedir. Ancak bu artışlar devamlılık gösterdiğinde bu kez bıçak sırtı gibi olan denge bozulmakta ve maliyetleri artırıcı etki nedeniyle üretim hacminde daralma yaratmaktadır. Elbette bu konu ticari hayat ve dolayısıyla mal hareketleriyle doğrudan alakalı olmakla birlikte bu yazının amacını aşacağı için uzatmamakta fayda var.

Gümrük birliği anlaşması nedeniyle yerel pazarların uluslararası rekabete açık olması ve kendi pazarlarında yaşanan talep daralması nedeniyle rekabetçi fiyat politikalarıyla ülkemize giriş yapan ürünler ve işletmeler de yerli işletmelerimizi ciddi olarak tehdit eder niteliktedir. Gümrük birliği anlaşmasının anlaşma dışı üçüncü taraf ülkelerle ticaret hususunda dayattığı kotalar ise ihracatımızı sınırlandırmakta ve talep darlığının yüksek seviyeye çıktığı bir dönemde hem mal satışlarından hem de navlundan beklediğimiz dış gelirlerimizi önemli ölçüde kısıtlamaktadır.

Her krizde olduğu gibi son küresel ekonomik krizde de olumlu, özellikle krizden çıkış anında fırsatlar yaratacak hususlar mevcuttur. Bu konuda geleneksel dış pazarlarımızda yaşanan talep darlığı ve yoğun rekabet işletmelerimizi yeni pazarlar bulmaya zorlamaktadır. Petrol fiyatlarındaki artışın dağıtım maliyetlerine getirdiği yük nedeniyle birçok küresel şirket kilit pazarları üzerinde yoğunlaşmak ve bir nebze de olsa küresel rekabetten çekilmek zorunda kalmaktadır. Bu durum batılı birçok firmayı henüz olgunlaşmamış ve uzak pazar olarak nitelendirdikleri, oysa bize yakın ve komşu ülkelerden oluşan bir pazarı terk etmeleri sonucunu doğurabilecektir. Bu duruma iç pazarımızın dışa karşı açık rekabetçi yapısı da eklendiğinde özellikle büyüme ve uluslararasılaşma arzusundaki KOBİ’lerimize çevre kuşak ülkelerinden oluşan yeni bir pazar açılımı sunmaktadır. Lojistik sektörü de bu fırsatlardan nasibini elbette alacaktır.

Ülkemiz işletmelerinin tamamına yakınını oluşturan KOBİ’lerin istihdam ve katma değer içindeki yüzde payı 2006-2010 döneminde 3’er puan azalmış, yatırımlar içindeki yüzde payı ise 5 puan artmıştır. Ekonomide rekabet gücünün artırılması, yenilik ve girişimciliğin geliştirilmesi ile istihdam oluşturulması açısından KOBİ’lerin verimlilik artışı, büyüme ve kurumsallaşma ihtiyacı devam etmektedir. Kalkınma planında ifade edilen bu öngörü lojistik ve taşımacılık sektörü için de birebir geçerlidir.

Enerji ihtiyacımızı büyük bir oranda çevre, özellikle Türki cumhuriyetlerden sağlamamız,  kültürel ve coğrafik yakınlığımız nedeniyle bu bölgelerde ortaya çıkan talep işletmelerimiz tarafından doyurulmaktadır. Dünya finansmanının sıkıntıya girdiği bu döneme ciddi bir şekilde kuvvetli girmiş olan bankalarımızın yatırım bankacılığı, leasing ve factoring gibi destekler ile Türk Lirası merkezli bir bölgesel cazibe üssü yaratma ihtimali ekonomik olmanın yanında politik olarak da fayda sağlayabilecektir. Diğer taraftan lojistik maliyetlerindeki artış nedeniyle Türkiye coğrafi konumunun üstünlüğünü de kullanarak giderek belirgin bir şekilde bölgesel bir lojistik üs olma iddiasını güçlendirmektedir.

Türkiye’nin milli gelirine en az 50 milyar dolar katkı sağlayacak potansiyel bir gücü elinde bulunduran ulaştırma ve lojistik sektörü, ülkemizin yakın gelecekte bölgesel hatta küresel bir lojistik merkez olmasını sağlayabilecek stratejik bir sektördür. Ancak, Ekonomi Bakanlığının 2013 verilerine göre taşımacılıkta 22,7 milyar dolarlık bir dış ticaret pastasından 3,2 milyar dolar tutarında yani yaklaşık %14’lük bir gelir elde etmekteyiz. Bu da bir önceki yıla göre %9’luk bir düşüşle birlikte işlerin pek de iyi gitmediğine işaret etmektedir.

Konuyu dış ticaret ve bunu destekleyen lojistik sektörü bağlamında detaylandırdığımızda öncelikle hedef pazarlarımızı doğru olarak tespit etme gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede ihracatta ilk beş ülkeye baktığımızda sırasıyla; Almanya, Irak, İngiltere, Rusya ve İtalya, ithalatta ise sırasıyla Rusya, Çin, Almanya, İtalya ve ABD’nin geldiğini görmekteyiz. Yine kabaca bu ülkelerle olan ticaret rakamlarına göz attığımızda ise dış ticaret açığı açısından en başta Çin olmak üzere Rusya ile yapılan ticaretimizde de açık verdiğimiz görülmektedir.

Ülkemizdeki lojistik işletmelerinin çoğu tıpkı diğer sektörlerde olduğu gibi KOBİ düzeyindedir. Bu işletmeler açısından küresel devlerin rekabet baskısı karşısında ayakta kalmak giderek zorlaşmaktadır. Girişte de söylediğimiz gibi işletmelerin ne şekilde rekabet avantajı kazanabileceği ve bunu nasıl sürdürebileceği stratejik yönetim alanının en temel sorularından birisidir. Rekabet baskısı karşısında stratejik olarak yapılabilecek önemli hamlelerden birisi büyümektir. Şayet bu büyüme iç bünyedeki kaynaklarla sağlanamıyorsa dış büyüme seçilerek başka şirketleri satın alma ya da birleşme yolu seçilebilmektedir.

Küresel bazda üretim merkezinin kaymasını da dikkate alarak dış ticaretimizi ve lojistiğimizi yönlendireceğimiz hedef ülkeler Rusya, Türki Cumhuriyetler ve Çin olması gerektiği görülmektedir. Bu noktada Türkiye’nin coğrafi avantajlarını ekonomik gelişmeye ve ticaret hacmine yeterince yansıtabilmesi için maliyetleri minimize edecek, ürün döngü sürecini kısaltacak, ulaştırma, depolama, paketleme ve stok yönetimi gibi işlevleri bütünleştirebilecek bir yük taşımacılığı ve lojistik altyapısının gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bölgelerin özellikle yük taşımacılığında daha etkin, hızlı ve güvenli ulaşıma ve lojistik altyapıya kavuşması ve ülkenin önemli bölgesel merkezleri arasında da etkileşimi artıracak şekilde kuzey-güney bağlantılarının güçlendirilmesi önemini korumaktadır.

Son söz olarak gelinen noktada sektör temsilcilerine naçizane önerim şirketlerinizi yabancılara satmak yerine bir araya gelin, birlik ve güç olun, kurum stratejilerinizi ise yeni trendleri ve global ticari hareketleri stratejik açıdan değerlendirerek belirleyin.

Yolunuz açık, yükünüz bol, yarınlarınız aydınlık olsun.

Doç. Dr. Avni Zafer ACAR  / Ekonomi Yöntem
Şenlikköy Mahallesi Saçı Sokak, No: 4 / F Florya 34153 Bakırköy İSTANBUL
+90 212 663 62 61
+90 212 663 62 72